Herkes teslim eder ki, insan yaşamında birbirine zıt şu iki güç çok önemli bir rol oynamaktadır: Bunlardan biri “gelenek” dediğimiz, “eski”nin gücüdür. Bu, insanda “mevcut”u korumaya çalışan ve hatırlayamadığımız bir zamandan beri varlığı kesinleşmiş olan, istikrar kazanmış, artık statik hale gelmiş bir güçtür. Öteki ise, insandaki “yaratıcı hamle gücü”dür. Bu, insanı “eski”nin etkisinden kurtarmaya çalışan, yaşamın koşullarını düzeltmeye ve iyileştirmeye uğraşan, insanı “eski”nin değil, bireydeki yaratıcı gücün istek ve iradesi doğrultusunda aklın gösterdiği yollarda götürmek isteyen dinamik bir eğilimdir. Bu güçlerin insan yaşamında önemli bir rol oynaması da sürekli bir çatışma halinde olmalarından ileri gelmektedir. Çünkü her ikisi de yaşama egemen olmaya çalışmaktadırlar. Bu çatışma, görünüşe göre, insanlık var olduğu sürece de devam edip gidecektir.

Tarih bize, bireylerden oluşan insan topluluklarında da durumun hep böyle olmuş olduğunu gösteriyor. Eski toplumlarda da “eski” ile “yeni yaratıcı hamle gücü” birbiriyle sürekli bir mücadele içinde olmuştur. Gerçekten de, yaşamın dışsal koşulları nasıl sürekli bir şekilde değişiyorsa, kuşaklar da öylece değişmekte ve hiçbirisi ötekiyle tümüyle aynı nitelikleri taşımamaktadır. Her kuşak, insanlardaki yaratıcı güçle eski kuşakların artık yaşam gücü kalmamış “eski”lerini, duyduğu gereksinim ölçüsünde ve gücünün yettiği kadar değiştirmeye gitmekte, onlarla mücadele etmektedir. Bu mücadele, doğal olarak, eskiye olan bağlılığın derecesi ve yeniye karşı duyulan ihtiyacın niteliğiyle değişik görünümler kazanmaktadır. Bazen “eski”ye bağlılık üstün çıkmakta ve pek az bir şeyler değişmekte, hatta hiç değişmemektedir; bazense, yaratıcı hamle üstün çıkmakta ve çok şeyler değişmektedir. Fakat bu yenilikler de çok geçmeden tekrar “eski”, hatta insanların yakalarını zor kurtardıkları bir “eski” olmaktadır. Yaratıcı hamle bunlarla yeniden mücadele etmek zorunda kalmakta; bu, kuşaklarca böyle sürüp gitmektedir.

Kuşaklarca sürmüş olan bu mücadele ise insanlık tarihi için çok önemlidir; çünkü tarihte uygarlık ve kültür ilerlemeleri hep bu iki güç arasındaki çatışmanın sonucuna bağlı kalmıştır. Bazı insan toplulukları kendilerinde bireysel ve yaratıcı hamlenin azlığı dolayısıyla binlerce sene “eski”nin etkisinden kurtulamamışlar ve statik bir düzenin esiri olarak yaşamış durmuşlardır. Bazıları da “eski”den kurtulayım derken tarihten kaybolmuşlardır. Fakat, insanlık tarihinde etkileri yapıcı bir biçimde hâlâ sürüp giden özgün uygarlık ve kültürleri yaratan insan toplulukları “eski”yi kıramayan, dolayısıyla tümüyle yok eden ya da işe yaramaz duruma getirenler değil; tersine, bu ikisi, “eski” ile “yeni hamle enerjisi” arasında bir denge kurabilen topluluklar olarak görünüyor. Bunlar kendilerini pasif olarak “eski”nin boyunduruğuna kaptırmayan, fakat aynı zamanda onu sırf “eski” olduğu için de yok etmeye çalışmayan toplumlardır. Bu birbirine zıt güçler bu toplumlarda bir “uyum” içinde birleşmişler ve bu nedenle uygarlık ve kültürde sürekli bir ilerlemenin faktörü olmuşlardır.

Bütün bu söylediklerimizi insanlık tarihinin en eski uygarlık ve kültürlerinde de gözlemlemek mümkündür. Bu açıdan bakılınca “Eskidoğu” ve “Eskibatı” bize özellikle toplumlarının siyasal çehreleri bakımından öğretici bir nitelik kazanıyorlar.

Tarihçiyi Dünya Tarihi’nin daha ilk devirlerinde “Eskidoğu” ve “Eskibatı” diye birbirine zıt iki âlem arasında ayrıma götüren düşünce, coğrafî nedenlerden çok, bu iki âlemi birbirinden çok daha keskin bir biçimde ayıran “zihniyet farkı”ndan ileri gelmektedir. Bu fark, başka yönleri bir tarafa bırakalım, özellikle siyasal organizmaların biçim ve nitelik kazanmasında kendini çok açık göstermektedir. Bu bakımdan en önemli nokta, halk ve iktidar kavramları ve bunlarla ilgili sorunların her iki dünyada kazandığı anlam ve bunun sonuçlarıdır.

Gerçekten de, Eskidoğu, söylediğimiz bu “eski”nin statik prensibine bütün tarihi boyun-ca sımsıkı bağlı kaldığı için, binlerce yıl hep aynı kalıplar içinde kalmıştır. “Eskibatı” ve özellikle onun ilk temsilcisi olan Hellenler ise sürekli yeni hamleleri ve bunlarla “eski” arasında bir denge ve uyum kurulmasıyla daima ilerlemiş ve böylece bugünkü Avrupa Uygarlığı’nın temeli olan demokrasinin prototipini yaratmışlardır. Eskidoğu bu “eski”ye bağlılık, bu gereğinden fazla tutuculuğu içinde, insanı en derin köşelerinden harekete geçiren o ileri hamle gücünün dinamiğini hemen hemen hiç tadamadan göçüp gitmiş ve tarihe karışmıştır. Etkilerinin yapıcı bir biçimde hâlâ sürmemesi de bundandır. Eskidoğu’da bir tür organizasyondan başka bir şey olmayan devlet, bir “atalet” (eylemsizlik) durumunu ifade eder. Bunda bir denge ve uyum içinde bir ileri hamle, bir ilerleme ve gelişme değil, bir durgunluk ve sessizlik hâkimdir. Ucu tanrıya kadar giden bir yönetim organizasyonu ve düzen çerçevesinde bir taraftan “tanrının vekili” hükümdar ve o’nun memurları, öte taraftan da tanrının bizzat kendi adamları olan rahipler bu devlet ve toplumdaki atalet durumunu korumaya çalışmışlardır. Bundan dolayı devlet burada monarşik kalmış; insanları yöneten yasalar da kimsenin elini süremediği ilahi emirler olmuşlardır. Toplumu oluşturan insanlar bütün ömürlerince bir “tek” hükmedene itaatten başka bir şey bilmeyen, yalnız onun için çalışan, siyasal hiçbir hakkı ve gücü bulunmayan topluluklar halinde yaşamışlardır. Gerçekten de, biçimlenmiş tüm devletlerinin binlerce yıllık tarihinde, bir tarafta egemenliği kayıtsız-şartsız elinde tutan (“kaadir-i mutlak”) bir hükümdar; öte tarafta, hükmedilen bir insan kalabalığı (“tebaa”) bulunan Eskidoğu’da “halk” denilen kitlenin bir siyasal değer ve önem kazandığı görülmemiştir. Burada halk kendisine bu hükümdar tarafından “bahşedilmiş” olan siyasal düzende binlerce yıl “pasif” bir zihniyet içinde, iktidarla sanki ezelden uzlaşmış bir halde yaşamış durmuştur. Yasama, yargı ve yürütmeyle ilgili tüm iktidarı şahsında toplamış olan bu hükümdarın gücü burada dinsel bir inanış biçiminde halkın içine yerleşmiş ve hiçbir zaman tartışma konusu olmamıştır. Bundan dolayıdır ki, tarih burada halkın yönetime ortaklığını göstermedikten başka, böyle bir ortaklığı amaç edinen girişimleri, sözgelimi devrimleri ya da hiç değilse reform hareketlerini dahi kaydetmemiştir. Çünkü söylediğimiz bu hareketler ancak devlet yönetimi hususunda bilinçlenmiş, siyasal varlığını “dinamik” bir zihniyet içinde geliştirmeye azmetmiş bir halk kitlesinin yapacağı işlerdir.

Fakat, Eskibatı, özellikle Hellen dünyası bu söylediklerimizle ne büyük bir tezat içindedir! Eskibatı’nın özellikle siyasal yaşamının iç dinamikleri bunu açıkça göstermektedir. Biz Eskibatı’da halk kitlesini siyasal yaşamdaki “aktif” ve “yaratıcı” hamleleriyle sürekli olarak ön planda görmekteyiz. Siyasal bilincini “dinamik” bir ruhla çok erkenden geliştirmeye başlamış ve böylece siyasal bir değer ve önem kazanmış olan bu dünyanın halkı, hiçbir zaman, öyle Eskidoğu’daki gibi, “hükmedilen bir insan kalabalığı” olmamıştır. Burada halk; devlet ve yönetime ortaklık için bir sorumluluk duymuş ve başından itibaren buna çalışmıştır. Burada halk bir şahsın mutlak hükümranlığına dini bir iman ile bağlanmamış; tersine, hatta herhangi bir zümre hükümranlığını dahi en çetin şekillerde tartışıp devrimler ya da reformlar yapmak suretiyle nihayet demokrasiye erişmiştir. Fakat hemen söylemek gerekir ki, bu iş kolay olmuş değildir. Eskibatı dünyasının ilk demokrasisini meydana getirmiş olan Hellenler bunun için çok çetin yollar aşmak ve çok uğraşmak zorunda kalmışlardır ve ancak içlerinden çıkardıkları yaratıcı bireylerin önderliği ile sürekli olarak yeni hamleler yapmak ve bu hamlelerle “eski” arasında daima bir denge ve uyum kurarak ilerlemek suretiyle ona erişmişlerdir. Hiç şüphesiz ki, eğer halk burada da Eskidoğu’da olduğu gibi, tamamiyle pasif kalmış, demokrasi için olgun hale gelmemiş, yükselmek, ileri hamle yapmak gereksinimini duymamış olsaydı, bu adamların oynayacakları herhangi bir rol olmadıktan başka, hatta yetişmeleri ve ortaya çıkmaları dahi imkansız olurdu. Bunları tarih sahnesine çıkaran o dinamik zihniyetli halktır. Bu adamlar halkın yükselmek, ileri hamle yapmak ihtiyacını sezmişler, toplumun genel eğilimi ve hissiyatından ilham alarak Hellen dünyasını harekete getiren fikir ve ideallere şahısları aracılığıyla biçim vermişler, anlam kazandırmışlardır. Çünkü bunlar, rasyonel düşünceli, geniş kültürlü, sosyal çatışmaların nedenlerini anlayacak kadar zeki, kötülüklerin kökünü temizleyecek kadar da azim ve irade sahibi insanlardı. Bu nitelikleriyle bu adamlar halkın başına geçerek demokrasiye giden yolları açmışlar, pürüzleri kaldırmışlar, zorlukları gidermişler ve böylece demokrasinin kuruluşunda ve anlam kazanmasında etkili olmuşlardır.

Demek ki, başından beri sürekli olarak yeni hamleler gösteren ve fakat “eski” ile bu yeni hamleler arasında sürekli bir denge kurmayı başaran Hellen dünyası, tarihinin hiçbir devrinde olduğu yerde kalmamış; yaşamın her alanında bu denge ve uyumla ve yeniliklerle yürümeye çalışmıştır. Siyasal alanda, hâlâ bir ideal olmakta devam eden demokrasiye erişilmiş olması bunun en iyi göstergesidir. Çünkü Hellenler’in devleti, insanları “tanrıya bağlayan” bir görüşün eseri, bir atalet durumu değil, insanları “fikre bağlayan” bir zihniyetin eseri, dinamik ve rasyonel bir devletti. Rasyonel olduğu için de devlet içindeki yaşamı kontrol eden bir ruhban sınıfı tanımamıştır. İnsanların bizzat yaptıkları hukuk normlarının egemen olduğu bu devlet, Eskidoğu devleti gibi bir “organizasyon” değil, bir “organizma” idi. Çünkü bu devlet pasif bir insanlar topluluğu değil, âdeta yekvücut bir kütle olmuş bir “vatandaşlar topluluğu” idi. Burada devletin başındaki adam hukuk bakımından birbirleriyle “eşit” olan bu vatandaşların içindeki “en iyisi” ya da “birincisi”nden başka bir şey değildi (primus inter pares). Burada vatandaşların insan olarak bütün siyasal hakları vardı. Söz söylerlerdi, fikir beyan ederlerdi, meclisleri vardı. Yani, kendi kendileri yönetirlerdi; yani, burada anayasal bir düzen ve nihayetinde demokrasi gerçekleşmişti.

Bu söylediklerimizden anlaşılacaktır ki, Eskibatı anayasal düzene erişmesini; Hellen dünyası da bu düzende demokrasiye ulaşmasını bir bakıma bu yaratıcı hamle enerjisine borçlu bulunmaktadırlar. Zaten, genel olarak, uygarlık ve kültür ilerlemeleri gerek ahlakî bakımdan, gerekse zihniyet ve “tefekkür” (düşünme) açısından aktif ve yaratıcı enerjinin hamleleriyle olmuştur. Bu aktif ve yaratıcı enerjinin ortaya çıkabilmesi içinse başlıca koşul insan zekâ ve iradesinin özgür olması, bunun toplumun tabanına inmiş bir bilince dönüşmesi ve sonuçta güçlü ve özgür bireyler yaratılabilmesidir. Bu bakımdan, bütün tarihi boyunca “eski”ye sımsıkı bağlı kalmış Eskidoğu’da bireyselliğin neden ortaya çıkamadığının, fakat yükselmek isteyen, ilerlemek gereksinimi duyan Eskibatı’da bireyselliğin çıkması ve ileri hamlelerin olmasının sebepleri kolayca anlaşılacak niteliktedir.

Eskibatı ve Hellen dünyası bütün ileri hamle ve başarılarını elbette bu yaratıcı bireylere borçlu olmakla birlikte, hiç şüphesiz ki, bireylerin insan topluluklarındaki etkileri genel faktörlere bağlıdır. Yani devletin ve toplumun tüm hayatını genel faktörlerden etkilenmeksizin bir tek bireyin hemen değiştirebileceğini düşünmek yanlış olur; fakat bir tek kişinin kitlelerin düşünce ve yaşamında kuşaklar boyunca ne kadar etkili olabileceğini ve onu ne kadar değiştirebileceğini de tarih bize çok açık bir şekilde göstermektedir. Çünkü tüm tarihsel olaylar nihayet insan iradesinin ortaya çıkmasıyla biçim kazanırlar. Yani, tarihsel gelişimin seyrini bu iradeyi kullanan kişi tayin eder. Tabiatiyle bu kişinin iradesine yön veren, bu iradenin işlemesini ve başarıya ulaşmasını mümkün kılan birtakım durumlar da mevcuttur. Fakat bu bireyler işte bu durumlardan yararlanmasını bilen insanlardır. Bunların iradesi toplumun genel isteklerinden ilham alır ve bunlar kitleleri için için kaynatan ve harekete geçirme yeteneği gösteren ideallere kişisel biçimler verirler. Dünya Tarihi’nde ilk demokrasinin Eskibatı ’da, Hellas’ta doğuşu ve gelişimi de işte toplumun genel istek ve gereksinimlerini sezip onlara kişisel bir biçim ve ifade vermesini bilen böyle büyük bireylerin iradî hareketlerine bağlı olmuştur. Bunlar; yasa yapıcılar, reformcular ve uzlaştırıcılar olarak “eski” ile yeni hamle arasında kurdukları dengeyle büyük çapta yaratıcı güce sahip adamlardı. Böylece yalnızca Hellenler ’in değil, binlerce yıldan beri demokrasiyi arayan, ona koşan ve demokrasi içinde yaşayan insan topluluklarının, kısacası “insanlığın” malı olmuşlardır.

 

Prof. Dr. Bülent İPLİKÇİOĞLU

2 thoughts on “ESKİÇAĞ’DA DOĞU VE BATI ARASINDAKİ ZİHNİYET FARKLILIĞI – Prof. Dr. Bülent İplikçioğlu”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir